
Pop hiç düşünmeden, 80‘ler, America, Studio 54, Michael Jackson ve Madonna başlıklarını getiriyor aklıma. O zamanlarda bambaşka bir tavır ve ruh hali içindeydi pop. Irk, din, dil tanımadan gerçek bir meydan okuma, baş kaldırıydı! Sözler ve tavırlar devrim niteliğindeydi. İmaj kavramını da pop soktu hayatımıza. Zaman ruhu öldürdü mü yoksa? Müzik, dans, koreografi, reji, şiir, kostüm, ışık, dekor, görsel efektler ve kurgunun iç içe geçtiği video-kliplerin doğuşu da, eş zamanlıdır pop müzikle. Bu kadar kapsamlı bir olgu, dolayısıyla kapsamlı yeteneklerle var etmiştir kendini. Annemle yaşıt olan Madonna, Queen of Pop ünvanını; kendini sürekli yenileyişi, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve yeni jenerasyona verdiği desteğiyle kimselere bırakmamıştır. Peki ya King of Pop’a, yıllardır dansının ve sesinin taklit edildiği, müthiş yeteneğinin ardında, müthiş sansasyonlara imza atan Michael Jackson’a n’oldu?
Benim için gerçek bir devrimcidir M. Jackson. 80’li yıllarda zenci bir adam, 90‘lara geldiğinde ise beyaz bir androjen. Herşeyin ötesinde müziği, sözleri ve dansıyla yarattığı stili, O’nu yaşayan efsane olarak taçlandırıp, onlarca albümle dünyayı fethetmesi devrim niteliği taşır tek başına. Hayatı sosyolojik araştırma konusudur adeta. İçindeki müthiş patlamalar, varoluşsal formunu ve rengini bozması, bu gaye uğruna vücudunun direnç sisteminin git gide çökmesi ve en sonunda çocuk istismarcılığıyla suçlanarak yargılanmaya kadar giden yolculuğunda, ‘puf’ diye yok oluverdi müzik piyasasında.
Şarkıları ve danslarıyla büyümüş olan bir jenerasyonun çocuğu olarak ben, M. Jackson’ın yerine koyuyorum kendimi ve düşünmeye başlıyorum: 6 yaşından beri şarkı söylüyorum, ailemde herkesle aynı işi yapıyorum fakat 1 numara ben oluyorum, yaptığım her figür, her albüm, her imaj, çıkarttığım her ses, her söz olay yaratıyor dünyada. Kendi doğamın bana vermiş olduğu fiziksel özellikleri de bozuyorum ve yeniden bir ben yaratıyorum. Evlenip çocuk sahibi bile oluyorum. Peki, bundan sonra ben daha ne isterim, neyi düşlerim? Tabi ki zaman ilerledikçe uzaklaştığım, kaçırdığım çocukluğumu ve çocukluk hayallerimi! Zamanda kaybolmak ve tekrar çocuk olmak için her türlü donanıma sahibim. Kocamaaaan bir arazi içinde çiçeklerle kaplanmış, akrep ve yelkovanı çalışmayan, rakkamlarının kaybolduğu bir saatle zamansızlıklar diyarı için daha neyi bekliyorum? Tabi ki hiçbir şeyi! Artık, kendi düşler ülkemin büyümeyen çocuğuyum. Düşler ülkemin adı da James M. Barrie’nin romanındakiyle aynı, Neverland! Peter Pan, en sevdiğim roman kahramanlarındandır. Michael Jackson’ın da kahramanı aynıymış anlaşılan. Tam da böyle olmuş olmasını isterdim, Michael Jackson ben olmuş olsam... Gelin görün ki, olaylar benim hayallerimdeki şeker kız Candy bakış açısıyla doğru orantılı gelişmez King Of Pop’un hayatında.
Gerek albümleri, müthiş sesi ve dansı, gerek git gide beyazlayan ten rengi ve biyonik burnu, gerek yürümeyen evlilikleri ve ardından çocuk istismarcılığı davaları ve sansasyonlarıyla basının gözünden hiç düşmeyen Michael, 2000‘lere geldiğimizde çürümeye yüz tutmuş bir bedenin içinde varlığını sürdürmekteydi. Yıllardır medyanın alay konsu olmasına ve hakkında çıkan suçlamalara rağmen pek de yüksek sesler çıkarmadı. Şu sıralar yüzü tanınmaz bir şekilde ve cilt kanseriyle mücadele halinde. Ve son olarak, The Sun gazetesinin haberine göre müslümanlığa geçmiş ve adını da Mikaeel olarak değiştirmiş.
Michael Jackson ile büyümüş bir jenerasyonun çocuğu olarak soruyorum: King Of Pop’a n’oldu? Ve şu sonuca varıyorum: Herşey olması gerektiği zamanda ve olması gerektiği gibi oldu. Hayat bir illüzyondur ve her birimiz kendi hayatlarımızın illüzyonistleriyiz. Kendi illüzyonlarımızı yaşarken eş zamanlı olarak seçtiğimiz illüzyonları da takip ederiz. İyi ya da kötü diye sınıflandırmadan, yargılamadan Michael’ın da dediği gibi, geriye söyleyecek tek birşey kalıyor:‘We are the World, We are the Children!’ .
King of Pop’a n’oldu başlıklı bu yazıyı 11 Haziran’da yazmıştım.
26 Haziran 2009’da King of Pop sonsuzlukta yerini aldı.
Seni Seviyoruz Michael!





